İstanbul Böyle Güzel mi?

İstanbul’da milyonlarca insan, bu güzel şehirde yaşamak üzerine ise anlatacak milyon tane hikaye var. Bu şehir milyonlarca farklı hikayeyi barındıran, yüzyılların yaşanmışlığına şahitlik etmiş muazzam bir şehir. Adına onlarca şarkı bestelenmiş, yüzlerce şiir yazılmış, bir çok efsaneye ev sahipliği yapmış bir memleketten bahsediyoruz.

Çılgın bir şehir. Evet kalabalık, trafiği çok, hayat pahalı ve zor. Buna karşılık bir o kadar da güzel. Son yıllarda ise güzelliğinin önüne geçen bazı faktörlerin olduğu bir gerçek. Bu son yıllar söylemimi kabaca son 25-30 yıldır şeklinde belirteyim.

İstanbul ile ilgili –özellikle İstanbul’un yaşanılabilirliği ile ilgili– oldukça sert eleştiriler ve hükümler söz konusu. Genel kanı İstanbul’un yaşanabilir bir şehir olmaktan çıktığı yönünde. Aslına bakarsanız bu yeni bir hüküm değil, 1974 yapımı Salak Milyoner filminde dahi Kemal Sunal’ın ağzından bu yönde bir sitem duyabilirsiniz. 2000’lerin başında da İstanbul’un kapasitesini aştığı konuşuluyordu, geldiğimiz günde de aynısı konuşuluyor.

Yani bu şehrin kapasitesi her dönemde barındırdığı insan yoğunluğunun altındaydı. Şikayetlerin bir çoğu ise şehrin kalabalıklığından kaynaklanıyor. Şehrin kalabalığı ile ilgili Osmanlı dönemi İstanbul’u ile ilgili söyleyecek tek bir olumsuz kelimemiz olmamalı. O zamanlar her şey olabilidiğince yeterli, şehir olabilidiğince bakirdi.

Fakat sonra bir şey oldu. Bir şehrin başına gelebilecek kötü şeylerden biri. Şehir, güzelliğini ve yaşanabilirliğini önmesemeksizin çıkarları doğrultusunda şehre şekil verenlere çok para kazandırmaya başladı. İnsanların bakir sahillerde denize girip parklarda, bahçelerde, ormanlarda doğa ile vakit geçirmesindense; uzun binalar inşa edip daha fazla insanı bu şehre davet ederek daha fazla insanın burada para harcaması daha cazip geldi birilerine.

Ve bu durum 70’lerden sonra sorun olmaya başladı. Son dönemle alakalı konuşacak olursam da; ne halkın bu durumdan şikayet etmekten başka bir şey yaptığını, ne de devletin bu soruna yönelik engelleyici ve iyileştirici bir adım attığını görüyorum.

Halkın tutumu onların şehirde fazlalık olduğundan şikayet etmekten öte gitmiyor çoğu zaman. OnlarDiğerleri… Kimse kendi rolünü sorgulayıp mevcut sıkıntıya daha farklı bir pencereden bakmayı denemiyor.

Şehir sakinleri olarak yıllarca kendine iş bulduktan sonra tüm ailesini getiren doğulu işçilerin şehre getirdiği yükten bahsedip bu insanları suçladık. Evet, bu örnek şehrin kalabalığına etki eden faktörlerden biri. Fakat bu insanlar ne tür bir kalabalığa yol açıyor?

Bu insanların maddi olanakları düşük. Avm’leri doldurmuyorlar.

Haftasonu kahvaltı yapmak için mekanların aşırı kalabalığından şikayet etmenizin sebebi de bu insanlar değil.

Trafiğin önemli bir kısmını oluşturan şahsi araçların hiç birinde bu insanlar yok. Hani o beyaz arabalar.

Yine Beşiktaş’ta adım atacak yer bırakmayıp akşamüstüne doğru mekanları hınca hınç dolduran insanların hiç biri bu insanlar değil.

Peki kim bunlar?

Şehrin sokaklarının, mekanlarının, yollarının ve ulaşım araçlarının kalabalığına en büyük etkisi olan ve buna karşılık en fazla şikayetçi olan kesim İstanbul’u beyaza boyayan beyaz yakalar! Beyaz yaka terimine aşina olmayanlar için beden gücü ile değil, bilgi ve dökümantasyon becerisiyle çalışan, masabaşı işlere sahip kesim olarak açıklayayım.

Bu kişiler çoğu zaman şehrin en önemli nimetlerinden faydalandıkları anlarda İstanbul’a duacı olup şehri yere göğe sığdıramayan kişiler olsalar da, gel görelim ki şehrin gerçekleriyle yüzleşecek durumda olduklarında ver yansın edip şehrin bu duruma gelmesi ile alakalı dakikada 6 suçlu bulma kabiliyetindeki insanlar olarak karşımıza çıkıyorlar.

“Bu Şehirde Nasıl Yaşıyorsunuz Allah Aşkına?!”

Başlıkta beyaz yakalılar tarafından oldukça sık dile getirilen meşhur bir şiirden alıntı yaptım.

En tehlikeli ve sinir bozucu olanları İstanbul’da yaşamaya başlayalı henüz 1 buçuk sene olmuşken şehrin sıkıntıları ile ilgili edebiyat yapanlardır. Haftasonu kahvaltı mekanlarını doldurmaya ve gece eğlenceleri için mekanlar keşfetmeye gelince 40 yıllık İstanbullu olan bu insanlar, yaşadıkları sıkıntılar karşısında İstanbul’un yerlilerini klişe söylemleriyle darlatırlar.

Şehri iddaa ettikleri gibi yaşanılmaz kılan faktörlerin ne olduğunu tespit ederken katiyen kendilerini kıstas çemberinin dışında tutarak sebebi hep başka yerlerde ararlar. İstanbul’un sürekli dışarıdan göç alıyor olmasından şikayet ederken kendisini imtiyazlı görür. Kendisi vasıflı göçmendir. Aşiyanız bu terime değil mi?

Rolümüz Nedir?

İstanbul’da yaşayan insanlar olarak şehrin birey kaynaklı sıkıntıları hakkında tespitlerde bulunup bunları yüksek sesle paylaşmadan önce yapmamız gereken şey, şehirdeki rolümüz hakkında emin olmak. Bu rolü canlandırırken şehre kattıklarımızı doğru bir şekilde bilmek gerekiyor.

Öyle zannediyorum ki bu konu hakkında en son ahkam kesecek olanlar, yazımın baş kahramanı olan insanlar. Ziyadesiyle can sıkıcı bir klişenin de baş kahramanları.

Şehrin Sakinleri Olarak…

Şehrin sakinleri olarak mevcut imkanlar dahilinde şehri yaşayan, hayatımızı bu imkanların sunduğu şartlarda idame eden insanlarız. Bu mevcut imkanlar dahilinde yaşamaktan kastım, kimi zaman sevdiğimiz gülün dikenine katlanmaktan başka bir şey değil.

Gün gelir kalabalığına katlanırız. Bu fotoğraf TomorrowLand’deki anılarımızı canlandırmamıza yardımcı olur. Ama yine de metrobüs gerçeğini sineye çeker kendi halimizde gelen kaçıncı metrobüse bineceğimizin hesabını yaparız.

Gün gelir trafiğine katlanırız. Fotoğrafın sağ tarafındaki şeritteyseniz hayat günlük güneşlik ve tos pembe olabilir. Fakat İstanbul’da olaylar her zaman o şekilde gelişmiyor. Bu da katlanmanız gereken şeylerden birisi.

Kimi zaman yarım saat yağan yağmurun şehirde hayatı felç ettiğine tanıklık ederiz. Üsküdar’da denizle karanın birleştiğini görmekle birlikte şehrin kimi sokaklarının Venedikvari bir havaya büründüğüne de şahitlik ederiz. Hatta fotoğraftaki insanlar gibi bir kaç günlüğüne facebook’ta ünlü olma ihtimalimiz mevcut…

Şehrin dikenleri bu bahsettiklerimle sınırlı değil maalesef. Yeri geldiğinde havasının kirliliğine boyun eğmek zorunda kalıyoruz. Evden işe tek vesaitle 40 dakikada gidebiliyorsak da açıp ellerimizi yaradana şükrediyoruz. Bazen gittiğimiz herhangi bir işletmedeki Suriyeli arkadaşımıza derdimizi anlatmadığımızda sinirlerimiz geriliyor.

Ama

Gelin görün ki tüm bunlar İstanbul’da yaşamın birer götürüsü. Biz bu şehirde yaşamakla edindiğimiz getirilere ihanet etmeden bu sorunlara katlanıyoruz.

Bu şehir bizim, onu kötüleyerek elimize geçecek hiç bir şey yok.

Instagram Hikaye’de boğazda mutluluk pozları verip paylaşımın prim yapmasını bekledikten sonra dönüp şehre ver yansın etmiyoruz.

İstanbul’un maalesef bir takım zorlukları var. Hayat burada daha farklı bir seviyede yaşanıyor. Ayrıca hayat pahalılığı da üst seviyede.

Fakat bu şehir hakkında konuşulurken her zaman atlanan bir husus var: yüksek yaşam standartlarına sahip hiç bir şehrin ne boş olmasını bekleyebilirsiniz, ne ucuz olmasını, ne de trafiksiz. Kabul etmek gerekir ki İstanbul’da yaşadığımız sıkıntıların bir çoğu büyük şehir olmanın getirdiği sıkıntılar.

Ve bunları kabullendikten sonra emin olun ki Kız Kulesi‘nin karşısında çay içmek daha güzel, Çengelköy Çınaraltı‘nda boğaz manzarası eşliğinde dostlarınızla yaptığınız sohbetler daha sıcak, Taksim‘in kalabalığı daha bir manidar.

Doğma büyüme İstanbullu olduğunu söyleyebilecek biri olarak hayatımda çok kez İstanbul’dan uzun süreliğine uzak kaldım. Şu sıralar da öyleyim. Şehrin sıkıntısı uzaklaşınca daha bir anlam verilebilir olduğu gibi, güzelliği ve yaşanabilirliği ile de oldukça özleniyor.

Gelin bu şehrin yakasını bırakalım. Çenesine, tribine katlanarak sevdiğimiz kadınlar gibi bu şehri de eksikleri ve sıkıntıları ile kabullenelim. Bir tane daha İstanbul yok. Onu olduğu gibi sevelim. İşte İstanbul o zaman yaşanabilir bir şehir olacak.

Sevgiler

GezenBey Yazar

Yorumlar

    Mustafa

    (25 Eylül 2017 - 11:37)

    Önemli olan, bulunduğun yeri kendine ve çevrendekilere güzel kılmak… Emeğine sağlık.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir